Ana içeriğe geç
Background Image

Sessizlik, Hakikat ve İnanç 3 (Kalp Üzerine)

Sessizlik, Hakikat, İnanç yazı serisi ontolojiden epistemolojiye, oradan İslam felsefesine uzanan kişisel bir yolculuktur.

Kalp
#

Anlamın başlangıcı düşünmektir. Heidegger’de düşünme, gündelik kullanımındaki gibi zihnin durmaksızın fikir üretmesi anlamına gelmez. Düşüncenin ortaya çıkabilmesi için insanın önce durabilmesi gerekir. Tasavvufta buna hâlde kalmak denir. Anlamak ile durmak arasındaki ilişkinin dile sirayeti de ilginçtir; İngilizcede understand, Almancada verstehen ve onun stehen ile ilişkisi, Arapçada ise vakf ve vakafe üzerinden aynı kavramsal yakınlığın izleri görülür. Anlamak, bir bakıma anlamaya çalıştığı şeyin karşısında yeterince uzun süre durabilmeyi gerektirir.

Modern insan gerek sosyoekonomik düzenin zorunlulukları gerekse dikkatin sürekli parçalanması nedeniyle gündelik hayatının çok azında hâlde kalabilir. Durmak ve anlamak için sessizlik gerekir. İlk yazıda değinildiği üzere hakikatin kapısı sessizliktir; modern insan ise giderek gürültüyle beslenir ve bunun sonucunda düşünmek ile zihninden düşünceler geçmesi arasındaki ayrımı kaybeder. İkinci yazıda simülakr ve simülasyonlardan bahsederken değinilen mesele de budur. Fikir zannettiği şey bir başkasının fikri, tercih zannettiği şey kendisine sunulan seçenekler arasındaki bir seçim, iradesiyle gerçekleştirdiğini düşündüğü eylem ise çoktan biçimlendirilmiş bir arzunun sonucu olabilir.

Düşüncenin bu şekilde aşınması yalnızca neyin doğru veya gerçek olduğuna ilişkin epistemolojik bir sorun yaratmaz. İnsan düşünmeden hüküm verdiğinde yalnızca dünyayı yanlış anlamakla kalmaz; karşısındaki insanı da kendi hükmünün sınırları içerisine hapseder. İlişkiler, dostluklar, aşklar, öfke, merhamet, başarı ve başarısızlık karşısındaki tavır da bu bozulmadan payını alır. Zihinde başlayan problem böylece ahlaki bir probleme dönüşür. Çünkü düşünemeyen insan anlamakta, anlamayan insan ise hükmünü ertelemekte zorlanır. Başkasını anlamaya ayrılmayan mesafenin yerini yargı, tahkir ve giderek kayıtsızlık aldığında asıl tahribat düşüncede değil, kalpte görünür hâle gelir.

Kalp burada anatomik anlamının ötesinde, insanın niyetinin, yönelişinin ve ötekiyle kurduğu ilişkinin merkezi olarak ele alınmalıdır.

Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesiyle Mekke’nin fethi arasında altı yılı aşkın bir süre bulunur. Bu süre boyunca Kâbe’nin içinde putlar bulunmasına rağmen Müslümanların kıblesi olmaya devam eder. İçinde bulunan putlar temizlenmesi gereken şeylerdir; fakat onların varlığı Kâbe’nin mahiyetini değiştirmez. Kâbe, içindekiler sebebiyle kutsallığını kaybetmez.

İnsan kalbinin kutsallığı da bu benzetme üzerinden okunabilir. Din temelli bir tartışmaya girmeden İslam düşüncesindeki karşılığıyla kalp insanın kıblegâhı, Allah’ın nazargâhıdır. Kalbin içinde kibir, haset, öfke, cehalet veya kötülük bulunması, kalbin mahiyetini ortadan kaldırmaz. Kâbe’nin içindeki putlarla Kâbe aynı şey olmadığı gibi, insanın taşıdığı kötülükle insanın kendisi de aynı şey değildir.

İnsanın eylemi mahkûm edilebilir; fakat insanın kendisini değersizleştirmek başka bir hükümdür. Putla mücadele etmek başka, Kâbe’yle mücadele etmek başkadır. Bir insanın yanlışına karşı çıkmakla o yanlış üzerinden insanın tamamına hüküm vermek arasında da aynı mesafe bulunur. Bir kalbin içindeki putları kırmaya çalışırken kalbin kendisini yıkmak, kötülüğe karşı verilen mücadelenin başka bir kötülüğe dönüşebildiği yerdir.

İslam’da dil, din ve ırk üzerinden insanları ayırmanın, kınamanın ve tahkir etmenin hoş karşılanmaması da bununla ilişkilidir. Bir insanın neye inandığı, hangi yanlışları yaptığı yahut başkasının nazarında ne kadar kötü olduğu, insan oluşundan kaynaklanan değerini ortadan kaldırmaz. Uçan makarna canavarına tapıyor olması dahi kalbin kutsallığını bozmaz; bilakis insanı içinde barındırdıkları sebebiyle hakir görmek, inancın insana yüklediği ahlakla çelişir.

İnsana Allah için değer vermek tam bu noktada soyut bir dinî ifadeden ahlaki bir tavra dönüşür. Sevginin gerekçesi karşıdakinin sevilebilir olması olmaktan çıktığında sevgi de bir mübadele ilişkisi olmaktan çıkar. İyi davrananı sevmek, anlayanı anlamak, aynı değerleri paylaşana hoşgörü göstermek zaten ahlaki anlamda büyük bir çaba gerektirmez. Asıl güçlük, bunların bulunmadığı yerde başlar: Anlaşılmayanı anlamaya çalışmak, anlaşılamadığında hemen kınamamak, yapılan kötülüğü kabul etmeden kin tutmamak ve insanı yaptığı kötülüğün toplamından ibaret görmemek.

Her koşulda iyi kalabilmek, her kötülüğe rağmen çiçek uzatabilmek sözü de böyle anlaşılmalıdır. Bu, ne olursa olsun iyi davranmayı buyuran romantik bir prensip olmadığı gibi kötülük karşısında sessiz kalmayı da gerektirmez. Kötülüğe karşı çıkmak, sınır çizmek, uzaklaşmak, hatta bazı bağları bütünüyle koparmak gerekebilir. Çiçek uzatmak bütün bunlardan vazgeçmek değil, insanın insana bakışındaki temel yönelimin bir tezahürüdür. Mesele kötülükle mücadele ederken insanı kaybetmemektir.

Söylemesi kolay, yaşaması oldukça güç bir ahlak kuralıdır. Otuz üç yıllık hayatım boyunca kaç kalp kırdığımı hatırlamıyorum bile; kaç kişiyi üzdüğümü, incittiğimi, haklı ya da haksız olmak fark etmeksizin kaç gönlü içindekilerle birlikte yıktığımı da.

Bu bir günah çıkarma seansı değil, elini sobaya değdirip yanan bir insanın bir daha ona aynı şekilde dokunmaması gerektiğini öğrenmesine benzer. Fakat gönül kırmanın sobadan önemli bir farkı bulunur. Sobaya dokunan insan acıyı kendisi ve hemen hisseder; bir kalbi kıran insanın eyleminde ise acıyı önce karşı taraf taşır. Kıranın payına düşen acı bazen çok daha sonra gelir.

Zahirde acının karşı tarafta kaldığı düşünülebilir. Fakat durmak, düşünmek ve sessizliğin açtığı yerde kendi eylemiyle yeniden karşılaşmak, insanı verdiği acının bilgisine de yaklaştırır. Kırılan gönlün hissettiğini aynı biçimde hissetmek mümkün değildir; fakat ona ne yapıldığını idrak etmek mümkündür. Vicdanın rahatsızlığı biraz da bu gecikmiş idraktir. Bazı yanıkların acısı temas anında değil, insan neye dokunduğunu anlayabilecek kadar durduğunda ortaya çıkar.

Sessizlik böylece yalnızca dış dünyanın gürültüsünün kesilmesi anlamına gelmez. İnsanın kendisi hakkında kurduğu anlatının da susabildiği bir alan açar. Haklılıklar, gerekçeler, öfkeler ve geçmişi anlamlı bir bütün hâline getiren kişisel hikâyeler geri çekildiğinde insan kendi eyleminin karşısında daha çıplak kalır. “Bana ne yaptılar?” sorusunun yanına “Ben ne yaptım?” sorusunun gelebilmesi de ancak böyle bir mesafeyle mümkündür.

Fakat bu muhasebe insanın kendisini mahkûm etmesi anlamına gelmemelidir. Başkasının kalbi içindeki putlara rağmen kıymetini koruyorsa aynı hüküm insanın kendi geçmişi için de geçerlidir. Yanlışı kabul etmekle kendinden nefret etmek, geçmişteki hâlini anlamakla onu aklamak aynı şey değildir. Başkasına yönelen merhametin insanın kendi geçmişine ulaşamaması, merhametin kendisini de eksik bırakır.

Yalnızlık burada durmanın doğal mekânlarından biri hâline gelir. İnsanlardan uzak kalmanın mı durmayı, yoksa durmanın mı insanlardan uzaklaşmayı doğurduğunu belirlemek gerekli değildir; ikisi bir noktadan sonra birbirini besleyebilir. Bununla birlikte yalnızlığın kendisini bir erdem olarak yüceltmek de yanıltıcıdır. İnsan tek başına kaldığında dahi zihninde büyük bir kalabalık taşıyabilir. Yalnızlığı kıymetli kılan insanlardan fiziksel olarak uzaklaşmak değil, insanın kendisinden kaçabileceği alanların azalmasıdır.

Kalabalık, insanın zaman zaman kendisini başkalarıyla örtmesine imkân verir. Sessizlikle birleşen yalnızlık ise geçmişte yapılanları, yapılmayanları, kırılanları, kıranları, sevilenleri, kaybedilenleri ve geride bırakılanları yeniden görünür kılar. Hâlde kalabilmek, bütün bunların karşısında hemen bir cevap üretmeden durabilme kudretidir. Her şeyi çözmek, affetmek veya anlamak gerekmez. Bazı soruların değeri cevabında değil, insanın onların karşısında ne kadar kalabildiğinde saklıdır.

Modern dünyanın insandan aldığı şey bu nedenle yalnızca dikkat değildir. Sürekli hareket etmeye, tepki vermeye, tüketmeye ve bir sonraki şeye geçmeye alışan insan, kendi içinde kalabilme kabiliyetini de giderek kaybeder. Düşünce ise mesafe, sükût ve insanın hem dünya hem de kendisi karşısında acele etmeden durabilmesini gerektirir.

Durmak yalnızca düşünmenin değil, başka bir insanı gerçekten görebilmenin de şartlarından biridir. Durmadan anlamak, anlamadan hükmü ertelemek, hükmü ertelemeden merhamete yer açmak güçtür. İyi kalabilmek de belki burada başlar: Putla mücadele ederken Kâbe’yi yıkmamak.

“Gönül gönüldür, olsa da göğsünde bir kahpenin, onu yıkan gitmesin tavafına Kâbe’nin!” Merhum Tuğrul İnançer

Henüz burada listelenecek bir makale yok.